Salı, Kasım 24, 2009

GO HOME YANKEE!

Böceklerden nefret e-di-yo-rum. Yok hayır, öyle "Ay ne bileyim, kımıl kımıllar.. Iyk, iğrenç!" gibi bir kız tribi değil bu. Şöyle ki bir süredir birlikte yaşıyoruz böceklerimle. Ne tür mü? Karafatma efenim. Bildiğiniz simsiyah ve parlak (en az Faticimö'nün saçları kadar) böceklerden bahsediyorum.
Odamı istila ettiler.Onlarla tanışmamız eylül ortalarında oldu. Sabahın beş buçuğunda kalktığımdan olsa gerek, pek sık rastlaşır olmuştuk. Ancak o zamanlar bu böcekler küçücüktü. Hatta yakalayamadığım zaman pek de önemsemeyip rahatça çıkıyordum evden. Ve akşam döndüğümde unutmuş oluyordum varlıklarını.
Gel gelelim on gün kadar önce rahatça gezinmeye başladılar odamda. Üstelik o küçükler büyümüş, birer tiksinç erişkin olmuşlar. Muhtemelen camdan falan giren arsız bir dişi benim odama bir yumurta bıraktı. Yavrular da bir ay içerisinde doğup büyüdüler.
Karşılaşmalarımızda galip gelen hep ben oluyorum. Ama nereye kadar. Midem el vermiyor artık karafatma görmeye ve öldürmeye. Üzerine terlikle falan vurmuyorum. Vuramam zaten. O çıtırtıyı duymak istemiyorum. Ve o iğrenc cesedi yerden temizleyemeyeceğimi de biliyorum. Elimde Raid, arkasından fısfıslayıp elektrik süpürgesiyle çekiyorum. Bu bile yeterince tiksindirici.
Yaşam biçimlerini öğrendim artık. Gündüz yoklar ortalıkta. Ara ki bulasın... Mümkünatı yok bulamıyorum gündüz. Ama akşam üzeri hava kararınca, odamın ışığını kapatıp kapısını çekiyorum. Bekliyorum bir-iki saat. Kapıyı ve ışığı aniden bir açıyorum. Mutlaka bir taneyle burun buruna geliyoruz. Gece olduğunu sanan saftrik fırlamış yuvadan. Parkede falan da durmuyo. Kilimlerimin üzerinde hep. Sıcak olacak illa altı gerizekalının! Sonra bakışıyoruz bir süre. Öyle ki ben çığlık atıp, fısfısı alıp gelene kadar aynı yerde donup kalıyor. Artık ölü taklidi falan mı yapmaya çalışıyor bilmiyorum ama..o fısfısı yiyince nasıl da koşuyor. Heytt be, yavrum benim. Sonra bir anda yavaşlayıp kıvranmaya başlıyor. Ve ters dönüp ölüyor. Bense, "Bu sonuncuydu kesin.." gibi tuhaf şeyler söyleyip sevinmeye başlıyorum. Son olmuyor ama bir türlü... Tükenmiyorlar.
İnternette bilgi alma amaçlı dolandım durdum. Her yerde son derece korkunç şeyler yazılı haklarında. Okudukça korktum zaten. Yok uçabilirlermiş, yok bir anda binlerce olurlarmış, yok öldü sanırmışsın ölmezlermiş... Yok hastalık taşırlarmış da bilmem ne... Bir tane insan evladı da "Bak benim evi bastı, şunu yaptık. Kurtulduk." yazmamış. Veya "Ya onlar öyle uzak durur insandan. Dokunmazlar." falan yazmamış. Yok ısırır, yok sokar, yok H1N1 bulaştırır. Haliyle uyuyamıyorum. Uyursam üzerime çıkacaklar sanıyorum. Önceleri yatağım yüksek, altı da boş zaten diye rahattım ama bir de uçacaksa yani bu pislikler... Kurtuluşum yok. Birinden biriyle yakın temasa geçeriz... Çok iğrenç.
An itibariyle saat 01.08. Yoklar. Işığımı kapatmamı bekliyorlar. Şöyle 04.00 - 05.00 gibi fırlayıp dolanacaklar ortada. Ne anlıyorlarsa bu işten...
İnternet araştırmalarımdan edindiğim bilgiye göre, bu tektük gördüklerim habercileri olabilirmiş bir fatoş kolonisinin. Bu şekilde eğer gönderdikleri geri dönmezse, o mekanın güvenilir olmadığını anlıyorlarmış. Diğer türlü de direkt yerleşiyorlarmış oraya. Çok ilginç...
Fear Factor vardı bir ara. Karafatma dolu bir kaba girenler, karafatma yiyenler falan.. Tiksindik tabi o zaman, şimdi bir heyecan sarıyor gördüğümüzde. O adamlar en azından ödüllendiriliyordu, bana da versinler aynı ödülleri ağzımı açmam. Paşa paşa öldürürüm karşılaştıklarımı. Ama böyle kuru kuru olmuyor işte.

Diyeceğim o ki,
İğrençsiniz fatoşlar, tiksinçsiniz. Sizden nefret ediyorum. Soyunuzu kurutamam belki ama, odama girdiğinize pişman olacaksınız her gün bir kez daha. Hepinizi ters döndürmeyen ne olsun. Hayır yolladığınız bütün habercileri de öldürdüm. Ne bu ısrar??

Pislikler!


Pazar, Kasım 22, 2009

PASAKLI PAZAR

Bir pazar sabahı. Yok hayır "klasik" bir pazar sabahı. Makyajımı temizlemiş olmama rağmen, dünkü göz kalemimin akmış olması.. Çok uyumaktan ileri gelen hafif tatarımsı bir görüntü. Duş alma ihtiyacı.. Ama bunu sürekli erteleme. Bir tembellik hali ve de keyif. Gazetelerin evin dört bir yanına dağılmış olması.
Annenin elindeki "Kelebek". Baba oturmuş bütün köşe yazarlarına kendince not veriyor. Kardeşler dağılmış. Biri evi terketmiş, haftasonları Birolsütümüzle kalmakta. Diğeri kendine fazla kilosu olmadığını söylemekte ve nasıl iştir bilmem ama kendi kendini şımartmakta. Bense kırılmış tırnağıma bakmaktayım. Şimdi o kırılana uygun olarak diğerleri de kısalmalı. Yoksa Hacer Hanımın dediği gibi ben gerçekten uzaklara mı gideceğim? Ne uzağı mı diyorsunuz? Şimdi efenim Hacer Hanımla bu yaz staj yaptığım yerde tanıştık. Dediki bana; "Bak sen de benim gibisin. Bir tırnak kırılınca diğerlerini de kısaltıyorsun. Hepsi aynı olacak illa. Kesin gurbet var sana gurbet." Ona da böyle demişler zamanında. Hacer Hanım da böyleymiş de, Adana'dan İstanbul'a gelin gelmiş. Yeaa, işte öyle. Ama ben İstanbul'dan başka bir yere gitmek istemiyorum. Gerçi Oslo'ya gidebilirim pek ala. Belli de olmaz gerçi..
Aman neyse işte, pazarları sevmiyorum ben. Tatil günü diye herkesteki bu salaşlık sinirimi bozuyor. Bir gün kendi evimde, bu pazar günü ritüellerinde köklü değişimlere gitmeliyim. Evet evet, yapmalıyım bunu.

Haydi, adios.

Pazar, Kasım 15, 2009

Ben size okuyamazsınız demedim ki;

Sınav dönemlerinde yazdığım yazılar meşhurdur. Böyle bir sinir, stres hali hakim olur bana o dönemde. Yazılar da bir o kadar negatif ve isyankar. Halbuki ne gerek vardır? Annem hep der, "Ne kadar zor olursa olsun, çalışan yapar." diye. İşte bu kadar basit! O yüzden econometrics, international trade veya statistical diye ağlaşmayı düşünmüyorum bu yazıda.

Peki beni bu sınav döneminde düşündüren şey ne oldu? Bakıyorum etrafıma. Herkeste bir telaş... Sonra baktım da neyin peşinden koşuyoruz, koşuyorlar? Kimisi İşletme, kimisi Hukuk okuyor etrafımdakilerin. Kimisi Çalışma Ekonomisi, kimisi Sanat Tarihi... Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler, Sahne Sanatları, Arkeoloji, Psikoloji... Böyle gidiyor. Düşündüm sonra. Bu bölümlerden hangisi veya hangilerinden mezun olan bir insan -yalnızca okulda verilen eğitim açısından düşünün- tam donanımlı mezun olur? Ne açıdan donanım? Hayati açıdan. Nasıl hayati? Açıklayayım:
Bir bölüm ne verir insana? Aldığımız eğitim ölçüsünde birbirimizden ne derece farklıyız? Şöyle bir düşünüyorum da, hayat belli başlı şeyler üzerine kurulu. Bazı şeyler olmazsa olmaz. İnsanların sağlık ihtiyaçları bitmez mesela, yaşamsaldır. Haliyle tıp eğitimi alan biri hakikaten kutsal bir aşamaya erişmiştir şahsi kanaatimce. İşte bu yüzden tıp eğitimi alanların ayrıcalığı inkar edilemez. Aynı şey diş hekimliği ve veterinerlik okuyanlar için de geçerli.

Hukuk gelir sonra. İnsanlar arası ilişkileri düzenleyici hukuk kuralları her toplumun temel ihtiyaçları arasında. Dolayısıyla hukuk eğitimi almış olmak apayrı bir statü kazandırıyor insana, haklı olarak.

Bir de İktisat. İktisat Fakültesi değil, İktisat Bölümü. Herkes burun kıvırır. "Her üç kişiden biri iktisat mezunu." derler. Desinler. Şöyle bir şey var ki; iktisat hayatın kendisidir. İnsanoğlu yaşamı boyunca, sınırsız ihtiyaçlarını sınırlı kaynaklarıyla karşılamak zorundadır çünkü. Ve iktisat yalnızca "Cebimdeki 10 lirayı nasıl kullansam?" da değildir. Dünyadaki her türlü dengeyi algılayabilmek için iktisat bilgisi şarttır. İktisat eğitimi aldığınızda görürsünüz ki; bir sistemin işleyişi, tüm ayrıntılarıyla karşınızdadır. Ve iktisat bilgisinden yoksun her insan biraz eksiktir, yaşadığı sistemden bihaberdir.

Dünyanın en eski bilimidir iktisat. İnsanın varoluşuyla başlamış, Lidyalıların parayı bulmasından bu yana her türlü ekonomik ilişkiyi açıklamıştır. Yalnızca insanlar arası ekonomik ilişkileri incelemez. Aynı zamanda uluslar arası ekonomik ilişkiler de konusu içerisindedir. Dediğim gibi oldukça geniş bir bilimdir. Öyle ki, bugün üniversitelerimizde okutulan birçok bölüm iktisattan türemiştir. İktisat tek başına, işletme, maliye, ekonometri, uluslararası ilişkilerin... temelidir. Tüm bu bölümlerin "İktisat Fakültesi" adı altında bir araya toplanması hep bu yüzdendir.

Peki üniversitelerimizde verilen diğer lisans eğitimleri? Psikoloji, Arkeoloji, Sosyoloji... Özellikle sosyolojinin çok mühim bir bilim dalı olduğunu düşünüyorum. İktisatla da yakından ilgili olduğunu görebilmek gerek. Toplum yapısını incelemek, toplumu tanımak oldukça önemli. Bizleri bu sistemde ileriye götürebilecekler sosyologlarımız ve iktisatçılarımızdır.
Düşünün; şimdiye kadar dünyadaki en büyük birleşme Avrupa Birliğidir. Ve Avrupa Birliğinin temellerini atan adam bir sosyolog (Habermas), gerçekleştiren ise bir iktisatçı (Jean Monnet). Ve bu, örneklerden yalnızca biri..

Bakıyorum diğerlerine... Psikoloji. Ahh gençlik hayalim! Okumak istiyordum. Hala müthiş bir ilgi söz konusu. Evet, her insanın az çok psikolojik bir farkındalığa ulaşması da şart. Psikoloji bir ruh bilimi. Önemini asla küçümseyemeyiz; ancak psikoloji bilgisinden yoksun insanlara "eksik" diyemiyorum. Psikoloji eğitimi alan biri, mutlaka iktisadi alanda da her şeyden evvel "kendisi için" bilgi sahibi olmalıdır.

Bir de Arkeoloji, Sanat Tarihi.. gibi bölümler var. Bu tarz bölümlerde okuyabilmek için "ilgi" temel koşul. Sosyal hayata bir katkı sağlamaz çünkü. Yıllar boyu canlı kalacak bir ilgi ve merak gerek... Ki oldukça zor. Ve yine söylüyorum, arkeoloji veya sanat tarihi bilgisinden yoksun bir insanın eksik olduğunu düşünemeyiz.

Ayrıca mühendisliklerimiz var. İyi bir üniversitede makina, inşaat, bilgisayar mühendisliği okuyan insanlara ihtiyacımız her zaman var. Ancak gel gelelim çevre mühendisliğine bir türlü anlam veremiyorum. Hayır gerçekten bilmiyorum. Bana çok anlamsız geliyor. Ne bileyim.. Arkeolojiymiş, sosyolojiymiş, psikolojiymiş... Bunlar birer bilim dalı. Ancak bu nedir? An itibariyle Google'a meraklı bir insan olarak soru sordum:

Merwww:
- Çevre mühendisliği nedir?

Google:
- Çevre Mühendisliği, yerel ve küresel ölçekte, insanları çevrenin, çevreyi de insanların olumsuz etkilerinden korumak, insan sağlığı ve refahı için çevre koşullarını iyileştirmek yönünde temel bilimsel kavramları uygulamaya koyan mühendislik dalıdır.

Merwww:
- Humm...

Yani belki benim bu konudaki eksik bilgimden kaynaklıdır buna anlam veremeyişim, bilemiyorum. Ama Google'a güvenirim. İyi bir üniversitede okunuyorsa ne ala, diğer türlü alın size yüzlerce vasıfsız eleman. Hem de hepsi birer mühendis sıfatını almışlar isimlerinin önüne. Burada "Kimi bölümde üniversite adı gereklidir bir marka gibi, kimisinde bölüm başlı başına yeterlidir." noktasına geliyoruz.. Ancak bu başlı başına bir konu, girmeyelim.

Böyle işte canlar...Bir İngilizce İktisat öğrencisi olarak mezun olduğumda kimse bana "Gel şu ekonomiye bir el at!" demeyecek. Ama eğitimini aldığım bölümün sosyal hayatıma katkısı asla görmezden gelinemez. Ayrıca bugün bu ülkede yöneticilerin %70 - %80'i iktisat kökenlidir. Ve bu her zaman böyle olacaktır. Dünyanın her yerinde olduğu gibi...

John M. Ferguson haklı. "İktisat insanlığın en büyük dramıyla ilgilenir. İnsanoğlunun ihtiyacını tatmin mücadelesi..."



PS: O aptal iktisatçı fıkraları da hiç komik değil.





Perşembe, Kasım 05, 2009

UMUT


Düşler bulandı artık, bir faydası yok.
Çevremiz dağılmış, ortak paydası yok.
Sevişenler mi gitti? Yoksa bana mı öyle geldi.
Oyuna devam! Ama eski havası yok...
Bana biraz umut ver, ver ki yeniden başlasın.

Bülent Ortaçgil dinlerken düşündüm de... Ne kadar korkunç günler yaşıyoruz. İnsanları bir arada tutan adaletten eser yok. Nasıl bir oyunun parçasıyız? Kimin eli üzerimizde, bilmiyorum. Bildiğim tek şey, umutsuzluğun üzerimize bir bulut gibi çöktüğü. Her yer karanlık ve huzursuzluğumuz farkındalığımızla doğru orantılı.

Farkındalık diyorum da, olan bitenin farkında olmamak da çok zor. Ancak ülkenin büyük bir kısmının cehaletin pençesinde olduğunu düşününce, olan bitene biraz da olsa anlam verebiliyorum. Çünkü yalnızca cehalet bir insanı din sömürüsünü dahi farketmeyecek kadar kör kılabilir. Ve yalnızca cahil bir insan ülkesinin geleceğiyle beş kilogram kömür arasında seçim yapar. Kızamıyorum da, acıyamıyorum da. Çok başka bir şey şu an hissettiklerim çünkü.

Ülke sarsılıyor ve umurunda değil.
Umurunda olsa bile, eski durumunda değil.
Hep aranıyor, ama bulunanlar cılız.
Kerteriz oynamış, eski konumunda değil.
Bana biraz umut ver, ver ki yeniden başlasın.

Bakıyorum muhattap aldığımız kişilere. Yakalandığı an gözlerimin önünden gitmeyen bir adam var. "Artık ülkem için çalışacağım." diyen. Ama şimdi bir adada, ülkenin %80'inden daha rahat yaşayan. Ve artık muhattap alınan, çizeceği yol haritası dört gözle beklenen. Her sözü yankı yapan, bir terör örgütünün lideri. Tutsak ama hala etkin olan lideri.

Göz göre göre yapılan en büyük yanlışı göremiyor muyuz? Ya da birilerinin işine mi geliyor bu halimiz? Bir terör problemi, nasıl olur da bir halka mal edilir? Bir etnik köken problemi değil ki bu. Birçok farklı etnik kökene mensup insanlar yıllardır beraber yaşıyorken, nasıl oldu da artık yaşayamayacak kadar düşman kesildiler birbirlerine? Ve ne zaman bir terör örgütünün üyeleri birer kahraman gibi karşılanabilir oldu bu ülkede? Güneydoğudaki çocukların akılları nasıl yıkanıyor ki, küçücük bir çocuk Türk askerleri için "Bizi öldürecekler." diyebiliyor.

Diğer yandan şehit ailelerini ve gazileri düşününce de kötü hissediyorum. Nasıl böyle büyük bir haksızlığa uğramalarına izin veririz. Bir çocuk anne-babası için ne derece önemlidir? Bunu herkes bilir. Daha şimdiden, ölmüş bir küçük çocuk gördüğümde içim sızlıyor. Hayal dünyamda ileride sahip olacağım bir minik Peri geliyor aklıma... Üzülüyorum. Ve bu ülkenin vatandaşları, evlatlarını bugünlerde büyük törenlerle karşılanan, elini kolunu sallaya sallaya sağda solda gezebilen bir avuç teröriste kurban verdiler. Arkadaşlarım, kardeşim, sevgilim, eşim, dostum.. Düşünüyorum. Hiçbirini bu şekilde kaybetmeye dayanamayacağımı biliyorum. Ve her gün bu insanları görmek içimi acıtıyor. En acısı da güvenimizin yok olması... Ve şunu çok net görüyorum: Bu güvensizlik vatandaşlık bilincimizi törpülüyor. Kayboluyoruz..

Sen gizlendin yerinde, ben saklandım.
O sokaklarda hep onlar oynadı.
Sen susmuştun, ben ürkmüştüm, konuşmadım.
Yeni bir ses için heves kalmadı.
Bana biraz umut ver, ver ki yeniden başlasın.
Savaşlar birbirine benzer.
Kazanan olmaz.
Kazandığını sanma, kayıplarına bak biraz.
Cebindekinin yarısını ödedin silahlara.
Şimdi diyorsun ki; "Yalnız barış adına!"


Bana biraz umut ver, ver ki yeniden başlasın.




Cuma, Ekim 09, 2009

Norveç'in Yolları Taştan

Rüya gördüm. Tuhaf bir gün yaşıyordum. Hızlı, bol koşuşturmacalı...
Elimde brownie ve hediyelerle bir ofise gidip noel babalık yapıyordum. Birçok insan gülüyordu. Sarıldım hepsine sonra. Çıktım ordan.
Güneş hem yaktı, hem üşüttü. Ne mutluydum, ne de mutsuz. Yürüdüm sonra, önce yürüdüm sonra otobüse bindim. Yetmedi, metroya geçtim. Sonra da minibüs. Bir de baktım Sortaç'ın yanına gelmişim. Bir baktık Burger King'in önündeyiz.

Sortaç: "Çok açım ben."
Merve: "Aaa hadi girelim."

Giriyoruz sonra. Sortaç hamburger yerken, ben dondurmaya Sortaç'ın patüteslerini batırıyorum. Ne tuhaf dimi, Ballı Balık yiyen Norveçliler gibiyim Tanrım... Sonra Sortaç yok oluyor. Gidiyor... Ben bekliyorum ama. Gelebilir çünkü, daha patütesleri bitmedi. Kolası da yarım.

Küçük bir çocuk yaklaşıp: "Siz Fatih Dersanesi öğretmeni misiniz?" diyor. "Hayır." diyorum.
Sonra fısıldaşıyorlar:
1. çocuk: Bak değilmiş.
2. çocuk: (Umursamaz bir tavırla omuz silkiyor.)

Gidiyorlar..Sonra ben dondurmama patütes batırıp yemeye devam ediyorum. Düşünüyorum bir de... Sortaç haklı, eve de lazım bir barbekü sos diye.
Aaaa, Sortaç geldi! Gitmeli miyiz?!? Ama patüteslerin, hamburgerin, kolan.. Hı? Neyse ki benim ballı balık keyfim bitmiş.
Sonra bir sokağa giriyoruz. Aaaa, Armağan minibüsü! Ve bir amca. Gülüyor, konuşuyoruz. Sonra bizi minibüsle yakın bir mesafeye kadar götürüyor. Ece varmış orda. Bir de bir yenge. Öyle yani, o kadar. Bir de dolap. Taşıyacakmış Sortaç o dolabı.
"Peki ben niye buradayım?" diyorum rüyamda kendime. O sırada bir çöp kamyonu geliyor. Sortaç'ın "Hacı amca" diye hitap ettiği amca bana "Gel gel böyle." diyor. Uzaklaşıyorum çöp kokusundan. Sonra amca "Hadi gidin." diyor Sortaç'a. Gidiyoruz.
"N'apsak?" derken... "En iyisi bir Karalim içmek." diyor Sortaç... Oturuyoruz bir yere. Konuşuyoruz... Üşüyorum, Sortaç üzerindekini vermeyi teklif ediyor. Ama sonra bunun mümkün olmadığını da söylüyor. Bir de Norveç diyoruz, başka bir şey demiyoruz....
Derken saatlerimiz 19'u gösterince kalkıyoruz oturduğumuz yerden. Yürüyoruz. Ben yine üşüyorum. Sortaç konuşuyor...
Sonra eve koşuyorum ben. Mesaj geliyor Sortaç'tan. O da kanatlanmış, uçuyormuş. Haberini veriyor. Birer melodi gibi şimdi duyguları, hepsini dizmiş sıra sıra. "Beste"lemiş... Mutlu olmuş. Mutlu ol arkadaşım... Gözlerinin renginde olsun hayatının renkleri. Hep öyle canlı ve renkli.
O değil de, birer köy pizzasına ne dersin?!?

Bir de şunları biri tabir etsin;
Rüyada yemeği yarıda bırakmak,
Mado'da üşümek,
Norveç hakkında konuşmak,
Rüya içinde barbekü sos düşlemek...??!??

Neyse, hayır olsun.